DOLAR

44,1673$% -0.13

EURO

50,9782% 0.66

STERLİN

59,1108£% 0.59

GRAM ALTIN

7.117,32%-0,25

ÇEYREK ALTIN

11.713,00%-0,78

TAM ALTIN

46.707,00%-0,79

ONS

5.016,70%-0,03

BİTCOİN

3264461฿%3.34503

a
Ahmet Gürbüz

Ahmet Gürbüz

17 Şubat 2026 Salı

İkra: Veri Yığınından Hikmet Devşirmeye

İkra: Veri Yığınından Hikmet Devşirmeye
0

BEĞENDİM

ABONE OL

​“Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla

​Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku! İnsana bilmediğini öğreten, kalemle yazmayı belleten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.”[1]

​Hiç düşündünüz mü; Cahiliye Çağı’nda, bir dağın başında, ıssız bir mağarada ve gecenin karanlığında ümmi bir insana peygamberlik müjdesi olarak ilk “Oku!” emrinin gelmesi ne anlama gelmektedir?

​Bu müjde; tüm insanlık için bir kurtuluş, Hz. Peygamber için ise o an derin bir endişe ve ürpertiye sebep olan dehşetli bir tecrübeydi. Dört büyük melekten biri olan Cebrail’i (as) bütün ufku kaplamış, bir taht üzerinde otururken asli suretiyle ilk kez gördü. Cebrail (as), Resul-i Ekrem Efendimizi kuvvetle sıktı ve okumasını istedi. Böylelikle ilk vahiy yeryüzüne inmiş oldu.[2]

​Efendimiz, yaşadıklarını hayırlı eşi Hz. Hatice’nin amcası Varaka b. Nevfel’e anlattıktan sonra, gördüğünün vahiy meleği ve bunun bir peygamberlik işareti olduğunu öğrenince sükûn buldu. Zira o an ne kendisi okuma yazma biliyordu ne de ortada fiziksel olarak okunacak bir metin vardı.

Nur Dağı ve Hira: Vahyin İlk Durağı

​”Cebel-i Nur” diye bilinen Hira Dağı; ya geceleyin yolunu kaybedenlere yardım etmek amacıyla üzerinde ateş yakılmasından[3] ya da insanlığa en doğru yolu gösteren vahiy nurunun bu dağdaki bir mağaraya inmesinden dolayı bu isimle anılmıştır.

İnşirah Suresi’nde zikredilen ve Hz. Muhammed (sav) henüz çocukken Cebrail tarafından göğsünün yarılıp kalbinin zemzemle yıkanarak vahyi kabul etmeye uygun hale getirilmesi hadisesi ile Şakk-ul Kamer (Ay’ın yarılması) mucizesi de bu çevrede gerçekleşmiştir. O gece ayın bir parçası Hira’nın bir tarafında, diğeri öbür tarafında görülmüştür.[4]

Burada yaşananlar, Hz. Musa’nın (as) Tur-u Sina’da yaşadıklarını hatırlatmaktadır. Bu iki mübarek dağ, hem konum hem de fiziki şekil bakımından birbirine benzer. Kur’an’ın Hira’da nüzulü gibi, Tevrat da Sina’da İsrailoğullarına inmişti. Hz. Musa (as) Rabbiyle orada konuştu, kırk günlük “erbain” iklimini orada tattı ve On Emir ile kavmine döndü.

Bilginin Pusulası: Ahlak ve Hikmet

​İnsanlığın aydınlanma tarihinde Hira Dağı kritik bir dönüm noktasıdır. Orada gelen vahiy, Rabbin daha önce gönderdiği tüm müktesebatın, bir daha güncellenmeye ihtiyaç duymayacak olan mütemmimidir.

​İnsanlık medeniyeti kelimelerin gücüyle şekillenmiştir; ancak hiçbir kelime, bir yetimin kulağına fısıldanan ve o mağaranın sessizliğinde yankılanan “İkra!” kadar sarsıcı olmamıştır. Bu tek kelimelik emir, sadece bir dinin başlangıcı değil; zihnin prangalarından kurtuluşunun, cehalet karanlığına karşı savaşın ve “insan olma” sanatının ilanıydı.

​Okumak, sadece fiziksel bir eylem değil, zihinsel bir ameledir. Gerçek manada okuma; gözün gördüğünü kalbin tasdik etmesi, aklın ise işlemesidir. Kur’an’ın bu emri “Rabbinin adıyla oku” diye devam ettirmesi, bilginin bir pusulaya ihtiyaç duyduğunu ihtar eder. Günümüzde bilgi büyük bir güçtür; atomu parçalamak da bir bilgidir, o atomla bir şehri yok etmek de. “O’nun adıyla okumak”; bilgiyi ahlakla bezemek, vicdanla sarmalamak ve yaratılış gayesiyle örtüştürmektir.

​En büyük muallimimiz (sav) “faydasız bilgiden Allah’a sığınırken”,[5] ilmin kaynağı olan Allah (cc) da pusuladan şaşmamak için okumaya başlamadan önce “kovulmuş şeytandan kendisine sığınılmasını”[6] öğütlemektedir.

Veriden Hikmete: Modern Çağın İmtihanı

​Modern çağı “bilgi çağı” olarak nitelemek sanırım yerinde olur. Artık bilgiye ulaşmak zahmetsiz ve masrafsız. Ancak Kur’an, müminine “İkra” ile bu bilgiden hikmet üretmeyi teklif eder. Aksi takdirde bilgi, sahibini yüceltmez; Kur’an’ın tabiriyle onu “kitap yüklü merkebe”[7] dönüştürür.

​Dolayısıyla “Oku!” emri sadece kâğıt üzerindeki harflere hapsedilemez. Bir yıldızın kayışını, bir hücrenin bölünmesini, bir devenin yaratılışını veya insan ruhunun derinliklerini anlamaya çalışmak da bu emrin bir parçasıdır. Kâinat kitabını okuma çabasına “bilim”, insanın kendi içsel tekâmül yolculuğuna ise “irfan” diyoruz.

Ramazan: Bir Okuma Kampı

​Hem maddi hem manevi aydınlanmanın ortak paydası olan Kur’an-ı Kerim’in yeryüzünü ışıtmaya başladığı Ramazan’ın gölgesi üzerimize düştü. Ramazan ayı; okuma eyleminin, toplumsal dayanışmanın ve ruhsal terbiyenin bir arada işlendiği bir eğitim kampıdır. Hz. Peygamber, her Ramazan’da Cebrail (as) ile karşılıklı Kur’an okuyarak (mukabele) bu geleneği başlatmıştır.[8]

​Hz. Osman’dan (ra) rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”[9]

​”Oku!” fermanına muhatap olan insana yaraşan, önce kendi içini aydınlatmaktır. Bunca enformatik kirlilik arasında bize düşen, yeni bir idrak kuşanma azmidir. Aksi halde, tekerlemeden öteye geçemez; “Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur” durumuna düşeriz.

“Nitekim Biz, size ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek, aranızdan bir Peygamber gönderdik.”[10]

Ramazan-ı Şerif’iniz mübarek olsun.

Devamını Oku

DUA DİLİYLE, MÜBAREK GECE

DUA DİLİYLE, MÜBAREK GECE
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
Hâ, Mîm.
(Hükümleri) apaçık olan Kitab’a andolsun ki gerçekten biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz (insanları Kur’an’la) uyarıcıyız.

(Rızık ve ecel gibi takdir edilen) her hikmetli iş, tarafımızdan (verilen) bir emirle o gecede ayırt edilir (yazılıp belirlenir). Doğrusu biz, Rabbinden bir rahmet olarak (öteden beri peygamberler) göndermekteyiz. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, bilendir.(44/1-6)

Duhan suresinin bu ayetleri, birçok âlim tarafından kadir gecesine yorumlansa da, bazıları burada geçen ‘mübarek gecenin’  ‘Şaban’ın Yarı Gecesi’ne işaret ettiğini kabul etmişlerdir. Takip eden ayetler ve Berat Kandiliyle ilgili rivayetler yan yana getirildiğinde de ikincisi daha ağır basmaktadır.

Bu hadislerden birinde, Osman b. Mugîre’ den rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki; “Eceller (insanların ömürleri) Şaban’dan Şaban’a kesilir (icra edilmek üzere meleklere tevdi edilir). Hatta kişi evlenir, çocuğu olur ama onun ismi ölüler arasındadır (o yıl ölecekler arasına kaydedilir).

Allah u Teâlâ kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak, belli günlere, belli aylara, hatta günün belli saatlerine ayrı bir mana yüklemiş, ayrı bir sır saklamıştır. Üç aylarında olduğu gibi, kadir gecesi ve cumanın içinde bir saat gibi. Peygamber efendimizde insanları asıl hedeflerine yönlendirmek için zaman zaman böyle hatırlatmalar yapmıştır. Ramazanın azametine dikkat çekmek için, dua diliyle; Allah’ım Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl, bereketli eyle ve bizi Ramazan’ın ihtişamına, onun müjdelerine kavuştur, buyurması gibi.

Müminlerin annesi Hz Aişe (Rah) anlatıyor; “Rasulullah (sav)’in şöyle söylediğini duydum. Allah (ac) şu dört gecede rahmetini kullarının üzerine bol bol döker. Kurban bayramı gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesi ve Arefe gecesi sabah ezana kadar”. Bazı rivayetler buna beşinci olarak Cuma gecesini de eklemişlerdir. Tabi hicri takvimde gün akşamla başlar, bunu da hatırda tutmak gerek.

Hz Ali (ra) “İnsanın en mübarek gecesi; ihlâs ile Cenab ı Hakk’a yöneldiği gecedir” buyurmuş. Aslında o idrake ulaşmış olanlara her gece kadirdir. Amma günümüz insanının içine girdiği girdaptan kafasını çıkarıp semaya yönelmesi, rabbini hatırlayıp el açması, tazarru ve niyazda bulunması için ramazan topu bile artık kifayetsiz kalmaktadır.

İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyh buyurmuş ki; “Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti gökten yağmurun yağdığı gibi yağar. Ama kabı ters çevrilmiş olanlar rahmetten bir şey alamaz. Çünkü yağmanın tersine döndürülmüş. İnsanın kalbi de ters çevrilmiş ise o zaman Allah’ın yağan rahmetinden güzel gecelerde, mübarek zamanlarda bile istifade edemez.”

Gönül dünyamızın ulularından, birçok sahabeye ulaşmış tabiinden Hasan ı Basri hazretleri, bu gece evinden çıkmış, sanki kabirden çıkmış gibi, yüzü kireç kesilmiş. Görenler hayretle sormuş; hazret ne bu hal, diye.

-Denizin ortasında gemisi parçalanmış kimse, benden daha kötü olamaz. Günahlarımı ben biliyorum ama onların affedildiğini bilmiyorum, der.

Gecenin fazileti hakkında en dikkat çekici hadis Tirmizi’de, Hz Aişe validemizden aktarılan; “Hiç şüphesiz Allah azze ve celle Şaban ayının yarısı gecesinde, sema i dünyaya nüzul buyurur ve Beni Kelb kabilesinin koyunlarının kıllarından daha çok Müslümanın günahlarını mağfiret eder” nebevi müjdesidir.

Efendimiz (sav) bu geceye kavuştuğumuzda namazla ihya etmemizi ve gündüzünü de oruçla geçirmemizi emrediyor.

Beraat kandili diye kutladığımız bu geceyi, bir yenilenme, bir uyanış ve tevbe gecesi, arınma ve istiğfar vesilesi bilerek, rükuları uzatarak, secdeleri çoğaltarak, huşu içinde, tazarru ve niyazla, zikir ve tefekkürle dolduralım.

Âlem i İslam’ın ve memleketimizin selameti için, evladı iyal ve geçmişlerimiz için bol bol dua edelim. Sadaka vermeye, selamlaşmaya ve tebrikleşmeye itina gösterelim. Zira mağfiret ayı Ramazan ı şerifin eşiğindeyiz. Testimizi suyun altına tutalım. İçimizden birileri gelecek Ramazana yetişemeyebilir.

“Allah’ım! Azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum, senden yine sana ilticâ ediyorum. Senin şanın yücedir.”

Eğer beni şakiler listesine yazdıysan, oradan çıkart ve beni Saîdler arasına dâhil eyle. Amin.

Devamını Oku

Venezüella İran ve Suriye AHMET GÜRBÜZ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Seçtikleri liderlere bakarak Başkan Trump’ın kazandığı ilk seçimin akabinde, ‘Amerikan Halkı Bu Kadar Ahmak mı’ diye, bu sütunlarda bir yazı yazmıştım. Her geçen gün yaşanan gelişmeler, başkanların adının karıştığı siyasi, insani, ahlaki skandallar bu soruyu biraz daha tasdik etti. Zira küpün içinde ne varsa dışına o sızar. Trump gitti Biden geldi, o gitti Tump daha güçlü geldi. Gelecek ABD seçimlerini varın siz tahmin edin.

Tump yeni döneminde dünyayı şoktan şoka sokmaya devam ediyor. Yok, artık bu kadarı da olmaz dediğimiz ne varsa hepsine şahit olduk maalesef.

Dünya kamuoyu Venezüella’da yaşanan haydutluğu henüz hazmedememişken, ‘herkes sıra kimde, İran’da da benzeri bir tablo yaşanır mı’ tartışmasıyla yatıp kalkıyor günlerdir.

Bu soru bana rahmetli reis Muhsin Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat cuntacılarının medyadaki kiralık kalemşörlerine tekrarlattığı ‘Türkiye İran olamaz’ mavralarına karşılık; “Türkiye İran olmaz, ama Suriye olmasına da biz müsaade etmeyiz” sözünü hatırlattı.

Benim kanaatimce de İran Venezüella olmaz, ama Suriye de İran olamaz. Kel alaka demeyin. Suriye bahsine tekrar döneceğim.

Trump İran’da cambaza bak oyuyor. Hem kendi iç gündemini elinde tutup, hem de Maduro operasyonuyla beş paralık olan dış dünyadaki itibarını toparlamaya çalışıyor. Gazze soykırımı ve Ukrayna’daki başarısızlıklarını unutturmak istiyor.

Bu şapkadan tavşan çıkmaz. İran halkı İslam toplumları içinde entelektüel seviyesi yüksek olanlardan biridir. En azından Amerikalılar kadar ahmak değiller. Bu gösterilerin arkasında ‘dış güçlerin’ olduğunun farkındalar. Ben bu gösterilerden rejim değişikliği olacağına, ülkenin bölüneceğine inanmıyorum. Dünya medyası görmek istediğini gösteriyor.

ABD Dışişleri eski Bakanı Henry Kissinger’in itiraf gibi bir tesbiti var: “ABD iki sebeple güçlüdür… Ülkesindeki hainlerini bulur, öldürür. Diğer devletlerdeki vatan hainlerini bulur, kullanır”.

Bugün kadim komşumuzun yaşadıkları, bizim geziyle başlayan sürecin farklı bir boyutu. 6-8 Ekim provokasyonları ve hendek olaylarıyla 15 Temmuza kadar yaşananlar, aynı senaryonun farklı perdeleri.

Sokaktakilerin haklı gerekçeleri vardır elbette. Bunun İran’a da bir faturası olacaktır. ABD masaya çekmeye çalışır, ambargoları genişletir, belki Netenyahu’nun gazına gelip bir kaç bomba daha sallar, ama ileri gidemez. Neden mi? İhtilaf sebebi, aynı zamanda ittifak sebebidir de: Nükleer.

İran 79 devriminden bu yana savaşlarla, ambargolarla, krizlerle bu günlere geldi. Gerginliklerle var olmuş bir toplum. Bugün yaşananlar, geçen senekilerden daha kötü değil. Cumhurbaşkanları şaibeli bir uçak kazasıyla öldü. Askeri erkânı bir gecede vuruldu. 12 gün gece gündüz sığınak delici bombalara maruz kaldı.

Nietzsche’nin dediği gibi; öldürmeyen darbe güçlendirir. Ben bunu da atlatabileceklerini düşünüyorum. Pehlevi’nin Trump’ın her tehdidini papağan gibi tekrarlaması hükümet bloğunu tahkim eder.

Bir de; Türkiye’nin 15 Temmuz tecrübesi böyle zorlama toplum mühendislikleri konusunda dünya hakları için milattır. Algıyla, çalgıyla bir yere kadar.

En önemlisi de Ortadoğu’ya bir İran lazım. İran devriminin gerçekleştiği konjonktürü bir göz önüne getirirsek ne demek istediğim daha net anlaşılır. Ortadoğu’da bölgesel olarak yükselen Sünni İhvan-ı Müslimin devrimindense, ümmetin ayrık otu Şii İran devrimi emperyalizmin daha çok işine gelir.

Bu gerçekler ortadayken, İran Şii hilali projesiyle İslam toplumlarına karşı emperyal heveslerle yayılmacı bir politika izlemeyi yeğlemektedir. Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de dökülen Müslüman kanı, İsrail ve ABD’nin döktüğü kandan farklı değildir. Yaşananlardan ders almazsa, korkarım Dimyata pirince giderken, evdeki bulgura da kurt düşecek.

İran ve Suriye’de eş zamanlı ama birbirine ters iki farklı takvim işliyor, iki farklı akıl devrede. Biri kaos ve kargaşaya çağırıyor, biri huzur ve barışa akıyor.

Her ikisinde de İran ön safta. Birinde fail, birinde mef’ul. Birinde mağdur, diğerinde mağrur(!) Kendi ülkesinde büyük şeytan ABD ve İsrail’le mücadele ederken, Suriye’de aynı safta yer alıyorlar.

Suriye’de yediği tokadın nerden geldiğini anlamadan hala SDG ile flörte devam ediyor. Oysa Türkiye’nin terörsüz bölge vizyonu kendi huzur ve maslahatı olduğu kadar tüm komşularının da menfaatinedir.

Irakta ve Suriye’de yaşananların İran’da da yaşanması en çok bölgenin istikrarına zarar verecektir. Bunu istemeyen ülkelerin başında Türkiye gelir. Bu yüzden İran’ın her dara düştüğünde ilk koşan Türkiye olmuştur.

Bölücü örgüt konusundaki ikircikli tavrı bugün yine ayağına dolaşmış, başına bela olmuştur. Sokakları ateşe verenlerin başında Pjak gelmektedir. Ama biz İran’da yaşananları gerçekten endişeyle izliyoruz.

Hülasa; ABD’nin demokrasi vaadiyle bölge ülkelerinde yaptığı operasyonların sonuçları ortadayken, İran’ın komşularının elleri koynunda ‘bu onların iç meselesi’ deyip seyretme lüksü yok.

Türkiye başta olmak üzere yeni dünya düzenine karşı vizyon geliştiren ülkelerin elini taşın altına koyma zamanı gelmiştir.

Devamını Oku

Elhamdülillah

Elhamdülillah
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hamd; Rahman ve Rahim, din gününün maliki, âlemlerin rabbi Allah’a özgü bir övgüdür. Sözlükte “iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme, övme” manasına gelir. Hem zikir, hem tesbih, hem de duadır. Rıza, minnet, muhabbet, tevekkül ve tazim içerir. Şükür, medih ve sena kelimeleriyle eş anlamlı sayılır.

Şükür, medih ve sena bir iyiliğe, fazilete, nimete mebnidir. Allah dışında varlıklar için de olabilmektedir. Dolayısıyla yanlış ve hataya da meyyaldir. Oysa hamd, bütün bunlardan bağımsız, yalnız Allah (cc) için ve daimidir.

Merhum müfessir Sabuni hamdle ilgili şöyle demektedir: “Sevgi ile birlikte, tazim ve saygı göstererek, güzellikle övmektir. Hamd; zemmin zıddı olup, şükürden daha umumi bir mana ifade eder. Çünkü şükür, nimet karşılığı olur, hamd böyle değildir.”(*)

Arapça hamide kökünden masdar olan hamd, isim makamında da kullanılmaktadır. Aynı kökten türetilmiş Ahmet, Mahmut, Muhammed, Hamid, Hamdi gibi isimler Türkçemizi güzelleştirmektedir.

Esma-ül Hüsna’dan el-Hamîd; şükre ve teşekküre gerçekten layık olan; bütün varlığın diliyle övülen demektir.

Eskiler Elhamdülillâh cümlesini ‘hamdele’ olarak kısaltılmışlardır. Arapların Naht dediği bu yöntemle bazı cümlelerin ilk iki yahut daha fazla harfi alınarak yeni bir kelime oluşturulur; ‘besmele’ ve ‘salvele’ bu kabildendir.

Kur’an’da Allah’a nispet edilen hamd kelimesi kırk bir farklı ayette, kırk üç defa zikredilmektedir. Yirmi üç yerde kelime “el-hamdü lillâh”, yedi kez de “el-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” olarak tekrarlanmaktadır. Kâinatı yaratan, yöneten, her türlü tasarrufu elinde tutan, mahlûkatın rızkını, ecelini, kaderini gözeten Allaha hamdolsun manasında, Kuranın bize öğrettiği bir zikirdir.

“Yedi (kat) gök, yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder. O’nu, hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlayamazsınız. Doğrusu O, Halîm’dir (cezaya acele etmez ve) çok bağışlayıcıdır.”(17/ 44)

Hamd; dünyada bütün mahlûkatın zikri ve yalnızca Allah için olduğu gibi, Ahirette de sadece onadır.

“Hamd, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar(ın tamamı) kendisinin olan Allah içindir. Âhirette de hamd, ancak O’nadır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.”(34/1)

Cennet ehlinin dualarının, tesbih ve selamlarının mührü de hamd iledir.

“Onların oradaki duaları Sübhâneke’llâhümme (Allahım! Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz) demeleridir. Orada (birbirine iyilik) temennileri “selâm” ve dualarının sonu da, Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn (Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun) demeleridir.” (10/10)

Kuran-ı Kerim başlı başına hamddir. İnsanlığın en büyük hamd vesilesidir. Bize hamdin gereğini, nasıl yapılacağını ve en güzel şeklini göstermektedir.

Kuranın ahkâmını, ahlakını, maksat ve muradını en iyi anlayan, en fasih şekilde aktaran peygamber efendimizin her hutbesinin başı, her duasının özü, her sohbetinin sonu hamd ile tamamlanmaktadır.

Ebû Hâcer Besyûnî Mevsûʿatü Eṭrâfi’l-Hadîs eserinde Resul-i Ekrem’e atfedilen “el-hamdü lillâh” diye başlayan cümlelerin sayısının 250’yi bulduğunu tespit etmiştir.(**)

“Rabbim! Zâtının azamet ve saltanatının büyüklüğünün gerektirdiği gibi yalnız Sana hamd ederim.”(İbn Mâce, Taberânî)

Âlemlerin efendisi peygamberimiz bu vaadini son demine kadar, her nefeste, her adımda, her anında, diliyle, haliyle bi hakkın yerine getirmiştir. Allah’ın hepsinden razı olduğu, asr-ı saadetli sahabe efendilerimiz de buna şahidlik edip, bizlere ulaşmasına köprü olmuşlardır.

Gündelik hayatımızın ve ibadetlerimizin her safhasında; bazen zikir olarak, bazen şükür olarak, bazen de dua olarak hamdele hep vardır. Sevdiklerimizle karşılaştığımızda nezaketen sorduğumuz ilk sorunun cevabı; hamdolsun, elhamdülillahtır.

Her hayırlı işin betiminde, yolculukların nihayetinde, yemekten sonra ve aksırınca hamd etmek, sünnet menşeli güzel adetlerdir.

Beş vakit namazda kırk kez okuduğumuz Fatihalarla hamd ederiz. Her Kuran tilavetine, dualarımızın akabine ekler, kabir ziyaretlerimizde sevdiklerimizi onunla selamlarız.

Dört mezhepte farz olan, Cuma Namazının sıhhat şartlarından hutbenin iki bölümü de hamd cümleleriyle başlar.

Sübhâneke, rükûdan kalkınca yapılan dua, namaz tesbihatı, hac ve umre ibadetlerinde getirilen telbiyeler, bayramlarda getirilen tekbirler hepsi birer tahmiddir.

Allah rasulü(sav), namazdan sonra ve geceleyin yatmadan önce otuz üçer defa sübhânallah, elhamdülillâh, Allah-ü Ekber demeyi tavsiye etmiştir. (Tirmizî)

Bunların tamamı peygamber efendimizin mirası, tertemiz sünnetidir. Bu terbiye ile büyümek, bu kültüre bezenmek her şeyden önce bizi zarif, nazik, kibar bir insan, latif bir Müslüman yapar.

“Yarattıklarının sayısınca Allah’a hamd ederim.
Yarattıklarının dolusunca Allah’a hamd ederim.
Göklerdeki ve yerdekilerin sayısınca Allah’a hamd ederim.
Göklerdeki ve yerdekiler dolusunca Allah’a hamd ederim.
Kitabının saydıklarının sayısınca Allah’a hamd ederim.
Kitabının saydıklarının dolusunca Allah’a hamd ederim.
Her şeyin sayısınca Allah’a hamd ederim.
Her şeyin dolusunca Allah’a hamd ederim.
Bir o kadar da Sübhânallah der, Allah’ı tesbih ederim.”

(A. b. Hanbel, Nesâî, Taberânî)

Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetlerinde hem besmelede, hem hamdelede Rahman ve Rahim isimlerinin peş peşe, tekraren zikredilmiş olması, bilvesile her ibadet, duaya koşulması, hikmeti Allah-u a’lem ancak gönlüme şöyle düşüyor; rabbim bu isimlerle anılmayı daha çok seviyor.

Bir de dost meclislerinde sıkça duyduğumuz bir cümle var; ‘o kadar çok şey var ki hamd etmemiz gereken’, sanki daha da çok etmememiz gereken şeyler varmış gibi haşa.

Bu enformatik cehalet ve kirlenmiş azalarımızla hangi nimete kifayet eder hamdimiz ve şükrümüz?

Ve ahiri da’vana eni-l hamdü lillahi rabbi-l âlemin.

 

(*)Safvetü’t Tefasir/ Muhammed Ali Es-Sabuni/ Fatiha Tefsiri

(**)Mevsuatu etrafi’l-hadis / es Said Besyuni Zağlul Muhammed

Devamını Oku

Meleklerin İsimlendirdiği Gece

Meleklerin İsimlendirdiği Gece
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Gel ha gel ey gül Nesimi

Geldi yine gül mevsimi

Bu feryat bülbül sesimi

Ah u efganı güldür gül”.

*

Manevi muştularla dolu, semanın yere yaklaştığı, müminlerin ruhlarını ve bedenlerini rahmani esintilerin çepeçevre kuşattığı bir iklime daha kavuşmuş bulunuyoruz.

Müjdeler olsun, mübarek olsun.

Nasıl ki takvimleri maddi tezahürlerine göre bahar, yaz, kış diye mevsimlere ayırıyorsak, dini yaşantımızı tanzim eden hicri ayları da manevi bakımdan böyle mevsimlere ayırabiliriz.

Mesela Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarını içine alan günlere ‘Hacc Mevsimi’, ‘Hacc Ayları’ diyoruz. Aynı şekilde Recep, Şaban ve Ramazan aylarının içinde bulunduğu mevsime de ‘Üç Ayları’ deriz.

Haccın faziletini anlatmaya bu sütunlar az gelir. Şu kadar ki; “Kötü sözler söylemeden ve günah işlemeden hacceden, anasından doğduğu gündeki gibi günahsız olarak (memleketine) döner”.(Müttefekun Aleyh

Üç ayların ilki Recep ayı, aynı zamanda ‘Haram Aylar’dandır. Maalesef dini bir mükellefiyet de gerektiren ‘haram aylar’, neredeyse literatürden tamamen kalktı. Oysa cahiliye Araplarının bile hürmet ettiği, savaşları terk ettiği, hatta insanların kan davalısını bile gördüğü halde görmezlikten, duymazlıktan geldiği aylardır. Bundan dolayı olsa gerektir, Receb ayını ‘receb ül esamm’ yani sağır ay diye isimlendirmişlerdir. Ama günümüz modern Müslümanların duymazlığının, görmezliğinin izahı mümkün değil ne yazık ki!

“Şüphesiz gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah katında ayların sayısı, Allah’ın kitabında on iki aydır. Onlardan dördü (olan Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Receb) haram olan (hürmet gereken aylar)dır. İşte dosdoğru din (hesap) budur. O halde onlarda (savaşıp saygısızlık ederek) kendinize yazık etmeyin”.(Tevbe 36)

Bu ayların isimlerini efendimiz (sav), “Haram aylar; Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir” diye sayarak tesbit etmiştir.(İbn i Cerir)

Efendimiz (sav) bu aylara ayrı bir ihtimam gösterirdi. Çevresindekilere de bunu hissettirir ve onları da buna teşvik ederdi. İbadetlerini her zamankinden daha da yoğunlaştırır, özellikle oruç ve istiğfarını artırırdı. Meşhurdur; kâinatın sevgilisi Ramazan dışında en çok Receb ayında oruç tutardı.

“Recep ayında Allah ü Teâlâ’ya çok istiğfar edin; çünkü Allah ü Teâlâ’nın Recep ayının her vaktinde Cehennemden azad ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennet’te öyle köşkler vardır ki, ancak Recep ayında oruç tutanlar girer”.(Deylemi)

Enes b. Malik (r.a)’den gelen bir rivayette, Resûlullah (sav)’in Recep ayına girdiği zaman şu şekilde sıkça dua ettiği haber verilmiştir.

“Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl. Bizi Ramazan’a ulaştır”.(A.Hanbel)

Meşhur hadislerden birinde de Allah Rasulü; “Receb Allah’ın ayıdır. Şaban benim ayımdır. Ramazan da ümmetimin ayıdır”, buyurmuştur. Receb ayını Allah (cc)’a izafe ederek büyük bir paye vermiştir. Her şey Allah’ın iken bu ne demektir, diyen bir arkadaşına da: “Bu ay Allah’ın kullarının affına tahsis edilmiştir” dediği aktarılmaktadır.

Receb ayının faziletlerinde biri de, Regaib gecesini içinde barındırmasıdır. Yani Receb ayının ilk Cuma gecesi, perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece. Hicri takvime göre gün hilalle başladığı için bir öncesi günün akşam ezanıyla yeni gün başlar.

Melekler böyle isimlendiriyor bu geceyi.

İçerisine rağbet edilecek ikramların, ihsanların, keremlerin, lütufların bolca serpiştirildiği için bu geceye Leyle tür Regaip denilmiştir

İbni Asakir’in rivayetinde, duaların red olunmayacağı beş gece sayılırken önce Regaib zikredilmiş. Sonra Şaban ayının on beşinci gecesi; Bereat gecesi. Daha sonra da Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı geceleri.

Allah’ın günleri, ayları, yılları birbirinin aynı iken, biteviye deveran edip dururken böyle günlere, aylara özel manalar yüklenmenin ne gereği var, diye bir şey fısıldayabilir şeytan.

İnsanın kendi kendini sığaya çekmesi ve yenilenmesinin, niyet tazelemesinin, tevbe ve istiğfar etmesinin kaçınılmazlığı ortaya çıkmaktadır bence böylece.

Yani değişime davet edilmekteyiz.

Ne mutlu fırsatları değerlendirebilenlere !!.

 “O halde (bir iş ve ibadeti bitirip) boş kaldığın zaman, hemen (başka bir işe/ibadete) koyul.

Ve (her zaman) ancak Rabbine rağbet et (O’na sarıl ve O’ndan iste).

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.